Felsefe Günah mıdır?

0
635 views

Bazı kişi ve çevrelerin İslam adına felsefeye düşmanlık ettikleri ve felsefeyi insanları dinden ve imandan saptıran bir faaliyet olarak değerlendirdikleri görülür. Bu kişiler açısından geçerli olan tek şey bize geçmişten nakledilen dini ve mezhepsel bilgilerdir.

Felsefeye düşmanlık eden hatta ilahiyat fakültelerinin ders içeriklerinden çıkarılması için çaba gösteren zihniyetin felsefenin ne olduğu hakkında bilgi sahibi olmadıkları anlaşılmaktadır.

Öncelikle din ve iman şayet rasyonel ve sağlam temeller üzerinde inşa olmuşsa öyle kolay kolay yitirilip kaybedilebilecek bir şey değildir. Düşünme ve sorgulama ile yitirilecek bir iman ise zaten hiç kazanılmamış, gerçek anlamda hiç yerleşmemiş demektir.

En genel tanımı ile felsefe, bilgiyi sevmek ve gerçeğin peşinden gitmektir. Felsefe, insanın kendisini tanıması ve en temel varoluşsal sorularına cevap bulması için son derece önemli bir araçtır.Felsefenin kaynağı insan, dolayısıyla akıl ve bilgidir. Felsefe hayatın dışında ya da uzağında değil aksine insanın yakınında yani hayatın içindedir.

İnsanın felsefe ile ilişkisi, akıl sahibi, düşünen ve anlam arayışında olan bir varlık olarak varlık sahasına çıktığı an kadar eskiye dayanmaktadır. Birçok insan farkında olsa da olmasa da felsefenin alanına giren konular ile yakın ilişki içindedir. Felsefe insana ait bir şey olduğuna göre felsefenin kendisi inanç ya da inançsızlık sebebi değildir. Felsefe ile ilgilenmek inançsız olmayı gerektirmez. Aksine inanç, din ve bilim ile zenginleştirilmiş bir felsefe, hayatı anlama ve anlamlı kılmada insanın en temel ihtiyaçlarına cevap verecek bir araç haline gelecektir.

İslam, bazı kişi ve çevrelerin zannettiği gibi felsefe düşmanı bir din olmadığı gibi aksine kendi dönemlerinin en önde gelen düşünürleri arasında yer alan bilginlerce ortaya konulmuş olan bir İslam felsefesi geleneğini ortaya çıkarmış bir dindir. İslam Felsefesi, İslam uygarlığının hakim olduğu toplumlarda, İslam’ın kültürel değerlerini özümsemiş düşünürlerin geliştirmiş oldukları, 8. yüzyılın son çeyreği ile 16. yüzyıl, fakat en etkili bir biçimde, 9. ve 12. yüzyıllar arasında vücut bulan tefekkür faaliyeti olarak kabul edilir.

İslam felsefesi, özellikle Kindi, Razi, Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd‘deki uğrağı itibariyle ve parlak döneminde, rasyonalist bir felsefe olarak ortaya çıkar; deneyimden çok düşünceye, duyu verileri yerine akıl ilkeleriyle mantık kurallarına dayanır. İlk İslam filozofu olarak kabul edilen El-Kindi (9. yy), felsefenin yönteminin kanıtlama, kanıtlamanın hedefinin maddeye biçim kazandıran özleri bilmek, felsefenin amacının ise Allah’a erişmek olduğunu öne sürer. El-Kindi’ye göre, felsefi bilginin ilk basamağı akıl yürütmedir.

Daha önce de dikkat çekildiği gibi Kindi, kendi döneminde felsefeye ve bilimsel düşünce ve faaliyetlere karşı çıkanları dini özünden saptırmaya çalışan din tüccarları olarak tanımlamıştır. Kindi’ye göre bazı kişiler dini dünyevi çıkarlarına alet etmek üzere saptırmaya ve özünden uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar.

Oysa Kindi felsefeyi: “İnsan sanatlarının değer ve mertebe bakımından en üstünü” diye tanımlar. Felsefenin görevinin de “İnsan gücü ölçüsünde varlığın hakikatini bilmek” olduğunu söyler. Kindi, felsefenin hakikati ile gerçek dinin hakikati arasında bir fark olmadığını, felsefe ile teolojinin aynı amaca, yani Allah’ın bilgisine erişme amacına hizmet ettiğini belirtir.

Ünlü İslam felsefecisi İbn Rüşt (1126-1198), varlığı inceleme faaliyetinin Allah’ı tanıttığına dikkat çekmiş, bunu yapan felsefenin (“felsefe” ifadesini, bugün “bilim” diye anılan alanları da kapsayacak şekilde geniş anlamlı kullanmıştır) zaruretine dikkat çekerek felsefe-bilim yapmaktaki motivasyon kaynağını ifade etmiştir: “(…) Allah’ın varlığına ancak yapılarının iyi bilinmesi sayesinde tanıklık ederler; ayrıca varlığın yapısı iyi bilindiği sürece Allah hakkında bilgi de tam olur. Din de var olanların incelenmesini tavsiye ve teşvik ediyorsa, açıktır ki felsefe kavramının delalet ettiği şey din açısından zorunlu ya da tavsiye edilen bir husustur. Dinin var olanları akılla değerlendirmeye ve onları akılla bilmeye çağırdığı, şanı yüce Allah’ın Kitabı’nın birçok ayetinde apaçıktır…”

Dolayısıyla inanan bir insanın felsefenin kendisine değil Allah’ı ve dini inancı hedef alan felsefi kabul ve yaklaşımlara karşı olması gerekir. Felsefeyi düşman olarak görmek yerine inancın sağlam ve gerektiğinde arkasında durulup savunulabilir bir temele dayandırılmasında felsefeden faydalanması gerekir. Ancak Allah’ın yüzlerce ayetinde vurgu yaptığı akıl ve düşünceye düşmanlık eden sözüm ona dini zihniyetin felsefeye karşı olmasına şaşırmamak gerekir.